Bir arkadaşımdan feyz alarak daldım bu blog dünyasına. Ara sıra benim de 2 satır yazasım gelir, dursun köşede diye..
Hani bilenler bilir, bir tezahürat vardır "amcam istedi Fenerli olayım, dayım istedi Cimbomlu olayım, alayına isyan Beşiktaşlıyım.." diye devam eden. Ne zaman duysam/ söylesem bunu, "sanki benim için yazmışlar" derim.. Tek farkla, her defasında, "amcam" kısmını "babam" olarak değiştiririm. O durumda babama bile sövebilirim anlayacağınız.
Babam beni Fenerbahçeli ilan etmiş küçükken, dayım da Galatasaraylı. Almanya'da yaşıyoruz o zamanlar, ben ne bilirim Fenerbahçe'yi, Galatasaray'ı. Benim için varsa yoksa Bierhoff, Elber, Balakov, Bobic, Basler, Sammer.. Bayern München'i bilirim ben, BVB'yi, Magiesches Dreieck (Sihirli üçgen) Stuttgart'ı bilirim. İyi takımdı ama Stuttgart o zamanlar, bir Alman (Bobic), bir Bulgar (Balakov) ve bir Brezilyalı'nın (Elber) akıl almaz uyumu vardı. Konumuz bu değil neyse..
Dedim ya bilmem ben öyle Türkiye'deki futbolu falan, çevremde de bilen/ ilgilenen yok. Derken yaş geldi 12ye, Türkiye'ye kesin dönüş yaptığımız yaştayım. Yeni bir ev, yeni bir ülke, yeni arkadaşlıklar. Zorlanmıştım gerçi arkadaşlık kurmada.
Türkiye'ye /İstanbul geldiğimde ilk gittiğim yerlerden biri Carrefour oldu. Bu İçerenköy'deki. Elvir Bolic'i de ilk kez orada gördüm. Babam dedi bak bu Fenerbahçeli Bolic diye. O Bolic dedikçe benim aklıma Bobic geldi, ordan Elber, ordan Almanya, ordan BVB.. "Git imza iste" dedi babam. Gittim utana sıkıla yanına imza istedim, sırtıma vurarak "zaman yok başka sefer" dedi ve uzaklaştı yanımdan.. Babam da gördü tabi eli boş döndüğümü, bana üzüldü. Ben üzülmemiştim gerçi, Bolic kimmiş, tanımam bile.. Ertesi gün babam oturduğumuz yerdeki Migrostan "göya" tüm fenerbahçeli futbolcuların imzasının olduğu sarı lacivert bir top aldı bana. Sevinmiştim çünkü futbol topuydu bu nihayetinde. Evde 1-2 sektirmeden sonra o hep pencereden baktığım sokağa indim topumla. Başladım duvarla paslaşmaya.. Biraz vakit geçtikten sonra bir ses "Fenerbahçe topu mu o?" dedi. "Evet babam aldı" dedim, başladık karşılıklı oynamaya Fenerbahçeli olan Atilla'yla. Bizi gören Ferhat da geldi yanıma başladık oynamaya 3 kişi. Türkiye'de ilk tokat yediğim kişinin evinin önünde oynamaya başladık, garaj kapılarını kale yapmıştık. (bu kişiye ileride deyineceğim).
Gel zaman git zaman takıldık böyle ama benim hala futbolla pek aram yok. Babamın eve bağlattığı Alman kanallarından hala 1. FC Bayern München'in sonuçlarına bakıyordum, özetleri izliyordum ZDF'te. Babam Almanya'ya giriş çıkış yaptıkça ona Almanya'dan "Kicker" tarzı dergiler aldırıyordum.
Sülalemde sevdiğim tek tük akrabalarımın arasında dayım vardır. Çocukkten hep korurdu beni, biraz da sabıkalı olduğundan herkes saygı gösterirdi bana. Bu da tabi dayıma olan hayranlığımı artırırdı. O Galatasaraylıydı ve bana en büyük kim diye sorduğunda "Galatasaray" derdim. Geldik 2000 senesine Galatasaray- Arsenal UEFA kupası finali. Komşularda izliyoruz kalabalık bir şekilde. GS aldı kupayı bizde tabi sevinç çığlıkları..
Hani günümüzde tipler vardır ya, sadece önemli maçlarda ortaya çıkıp "asrın taraftarı" kesilir. Öyleydim ben de işte.
ve Beşiktaş..
Az önce bahsettiğim arkadaş, bana ilk tokatı atan (ona sorsanız döven) arkadaş: Ali. Mahallenin serserisiydi. Abisi var, abisinin arkadaşları falan derken onun da bıçkınlığı normal karşılanırdı. Mahallemizde oturan kanserli bir ablamızı tarif ederken (Türkçemin yetersiz olması sebebiyle) "kel abla" dediğim için çıktı kavga. Ben de vurdum gerçi bi' tane ama Ali ve ekürisi Hacı patlattılar tokatları yumrukları bana.
Ali iyi Beşiktaşlıdır, sadık Beşiktaşlıdır. O zamanlar anlamasak da, şimdi şimdi anlıyorum Beşiktaşlılığını ve sadakatini. Mahallede herkes kar topu oynayıp eğlenirken, o giderdi yine de maçına abisiyle. "Bugün gitmeyeceğim" lafını hiç duymadım ondan. Hatta 2003 yılındaki 100.yıl şampiyonluğunda sevinçten kendini nasıl dağıttığını bile hatırlıyorum.
Ali bir gün "Çiko gel seni maça götüreyim" dedi. (Uzun tartışmalar sonucu tarihe 2007 senesi olarak karar verdik) Çok iştahlı olmasam da "tamam" dedim. Hayatımda Türkiye'de (1-2 Maltepespor maçı hariç) hiç gitmedim maçlara veya herhangi bir stadyuma.
O gün başladı işte Beşiktaşlılık bünyemizde. Tarifi (mecazi anlamda değil) cidden mümkün değil. N'oldu da bu kadar etkilendim, inanın bilmiyorum. Tribün de olabilir, ortam da olabilir, oradaki adrenalin de olabilir, maç öncesi bilimum alkol tüketimi de olabilir.. Belki de tüm bunların karışımı.. Şu an bildiğim tek şey var o da "Beşiktaş olmadan" 2 haftanın zor geçtiği.
O yüzden "Beşiktaşlı olunmaz Beşiktaşlı doğulur" tezahüratını saçma bulurum. İnsanlar herhangi bir inançla, isimle, milliyetle doğar. Kendisine sorulmaz, bu önceden belirlenir. Ama kişi geliştikçe, dünya görüşü oturdukça, kendini de değiştirir, değiştirmeli. Belki inancını, belki adını değiştirir.
Ben Beşiktaşla doğmadım ama Beşiktaş'ı yaşadım, hissettim, gördüm ve istedim..
Bugün 1 tezahürtta avazım çıktığı kadar, sanki intikam alıyormuşçasına bağrırım;
"BABAM İSTEDİ FENERLİ OLAYIM,
DAYIM İSTEDİ CİMBOMLU OLAYIM,
ALAYINA İSYAN BEŞİKTAŞLIYIM,
BABAMIN DAYIMIN A*INA KOYAYIM!"
ve yine 1 tezahüratta sırıtmama engel olamadan katılmadığım tek tezahürat;
BEŞİKTAŞLI OLUNMAZ BEŞİKTAŞLI DOĞULU BEŞİKTAŞLI OLMAYANLAR ..... ÇOCUĞUDUR!
Geriye dönüp baktığımda da hep gülerim, bana ilk dayak atan kişinin, Beşiktaşlı olmama vesile olması çok ironik..