25 Aralık 2011 Pazar

ve NBA

Nihayet NBA lokavtı bitti ve maçlar "resmi" olarak oynanmaya başladı. NBA severler için bu durum aslında hediye gibi. Büyük bir disipilin içerisinde inanılmaz bir sabırla beklenilen "lokavtın bitmesi", izleyiciler için koca bir aferin niteliğinde. Bunun başlıca sebebi sıkışık fikstür. Bu sezon -en azındna playofflara kadar- günde birçok maç izleme fırsatımız var. Resmen NBA ziyafeti. Tabii şu an sadece CNN Türk'te yayınlanan maçlar hakkında konuşabilirim çünkü d-smart sağolsun NBA yayın telif hakkını aldı bu sezon için.

Bu sezonki en büyük favorim kesinlikle Derrick Rose önderliğindeki Chicago Bulls. Tom Thibodeau'nun
 bu sezon koç olarak çok iyi işler çıkaracaktır, en azından elindeki Rose'u daha efektiv kullanacaktır.
 Bulls'taki gizli 1 numaram ise, bu sezon için en azından, kesinlikle Joakim Noah'tır. Süpriz çıkışlarını bol bol izleriz bu sezon.


23 Aralık 2011 Cuma

Beşiktaş'ın çocuğu Carlos Carvalhal

Bilenler bilir, Beşiktaş tribünleri kolay kolay kimse için, hele ki daha yeni gelmiş bir adam için "Beşiktaş'ın Çocuğu" diye tempo tutmaz. Fakat Carvalhal bunu başardı, peki neden?

















Carlos Carvalhal, 4 Aralık 1965'te Portekiz'de doğmuş eski futbolcu, şimdinin teknik direktörü. Türkiye'ye ilk geldiğinde "geçici" olarak göreve başladı ve bunu tüm içtenliğiyle kabul etti. Her defasında "bu takımın asıl hocası Tayfur Havutçu'dur, umarım bir an önce zor günleri atlatıp takımının başına geçer" dedi. Türk insanı belki çok heyecanlıdır, belki fazla duygusaldır, belki fazla sabırsızdır ama asla aptal değildir. Hiç kimse türk insanını sahte hareketlerle, sahte içtenlikle kandıramaz.
"Bu adamk kim ki Beşiktaş'ın teknik direktörü olsun, olsa olsa Portekiz'in Yılmaz Vural'ı olur" dendi medya tarafından. Tutukluluk süreci uzadıkça Carvalhal eleştirildi, takım kazansa da eleştirildi ta ki kendisini, kimliğini ve karakterini özellikle medyaya kabul ettirene kadar. Son haftalarda ipe sapa gelen kötü anlamda eleştiri bile yok bu adama. Peki neden?

"Portekiz çetesine boyun eğer", "Onun CV'si ne ki Quaresmaları, Almeida'ları, Guti'leri yönetebilsin" gibi laflar edilidi. Peki Carlos Carvalhal ne yaptı? Çok açık ve net bir şekilde "futbol oynamayan, formayı alamaz" dedi ve bunu yaptı da.
Sürekli denedi, denedi, denedi. Ekrem Dağ'ı sağ bek yaptı, sağ açık yaptı, orta saha yaptı. Necip Uysal'ı hücuma dönük orta saha olarak kullandı, defansif orta saha olarak kullandı, Mustafa Pektemek'i kanatlarda kullandı, İbrahim Toraman'ı sağ bek yaptı, orta sahaya koydu, stoper yaptı.. Sürekli denedi Carvalhal. Oyuncuların kapasitelerini denedi. Sonunda 3 aşağı 5 yukarı herkesi maksimum verim alabileceği bölgelerde oynatmaya başladı. Bu kadar çok rotasyon yapan başka takım görmedim bu sezon Türkiye'de. Hemen hemen her oyuncu farklı bölgelerde oynadı Beşiktaş'ta.
Manuel Fernandes'i öyle bir kesti ki.. Bunu ciddi anlamda söylüyorum her hoca yapmazdı. Yapamazdı demiyorum, yapmazdı. Fakat Manuel Fernandes'in bugünkü inanılmaz performansı Carvalhal'ın "oynamayana forma yok" tavrı yüzündendir. Tüm bunların yanında genç oyunculara her zaman görev verdi, onlara da "oynarsan forma senindir" mesajını verdi. Kalkıp bugün kimse "Veli Beşiktaş'ın orta sahasıdır" diyemez ama o Veli koşuyor, basıyor, alıyor, vuruyor.. Kısacası futbol oynuyor.

Korkak denilen Carlos Carvalhal'ın "korkaklık" çerçevesinde yaptıkları ortada. Bunun yanında ne etliye karıştı ne sütlüye karıştı ve her zaman takımın geleceğini düşündü. Beşiktaş camiasındaki "bıçak sırtında olan" tek adam Carlos Carvalhal'dır. Tüm bunlara rağmen ne gereksiz bir açıklaması, ne yönetime ufacık bir sitemi/resti olmadı. Her maça aynı heyecanla çıkıp, her maçta aynı heyecanla yönetti takımını. Aslında daha yazacak çok şey var ama.. dediğim gibi, o artık "Beşiktaş'ın çocuğu Carlos Carvalhal"..

ve bunu takımın olumlu gidişatı yüzünden değil, tamamen Carlos Carvalhal olduğu için hak etmiştir.

Bu kez Terim tarzı tutacak mı?

Kimileri için Galatasaray'ın "kazma" futbolcusu, kimileri için Milan'ı çalıştırmış teknik direktör, kimileri için İmparator Fatih Terim.
Başlığımda yazdığım gibi, Terim tarzı.. Böyle bir tarz mı var? Bence var.. Belki bu tarzı ilk ortaya çıkaran adam değil ama benim bu tarzı ilk gördüğüm kişi Fatih Terim'dir. Nedir Fatih Terim tarzı? Oyuncularına taktik ve teknikten çok güven aşılamaktır, kol kanat germektir ve futbolun basitliğini göstermektir. Fatih Terim'in oyuncularına aşıladığı en önemli ve kritik kelime: HIRS. Oyuncunun kim olduğu, nereden geldiği, bugüne kadar kaç kupa kazandığı vs. önemli değil. O oyuncunun hırsı yoksa, Terim o hırsı ona aşılar, bundan eminim.
Galatasaray'ın o meşhur 4 yılı ve UEFA kupasını kazandığı senedeki takımın iskeleti hırs üzerine kuruluydu. Delicesine pres yapan bir hücum hattu. 90 dakika içerisinde Okan Buruk'u hem sağ açıkta görmek mümkündü, hem sol bekte kademeye girerken görmek mümkündü, hem de topla orta sahanın ortasından dripling yaparken görmek mümkündü. Bunları Emre Belözoğlunda da görüyorduk, Suat'ta da görüyorduk, Hakan'da da görüyordu.. Hatta Hagi de bile görüyorduk bu amansız hırsı. Youtube'daki soyunma odası görüntülerini izleyenler anlayacaktır Terim tarzını..
2003-2004 sezonunda bir şekilde bu sistem tutmadı. Sebebini bilmesem de, ne Fatih Terim bildiğimiz Fatih Terim'di o yıl, ne Galatasaray bildiğimiz Galatasaray'dı, bundan eminim.

Bu sezonki Galatasaray Fatih Terim'in elinden çıkmadır, buna itirazı olan olmaz herhalde. 1-2 oyuncu dışında, takımda var olan her futbolcu Fatih Terim'in isteyeceği tarzda oyuncudur. Melo gibi defansif anlamda dişe diş, ofansif anlamda son derece teknik bir oyuncu; Selçuk İnan gibi inanılmaz paslar çıkarıp Galatasaray hücumunu şekillendiren bir oyuncu; Elmander gibi dakika 89 dahi olsa sürekli pres yapan ve sanki B takımından gelmiş de teknik direktörün, takım arkadaşlarının gözüne girmek istermişçesine bir oyuncu, Semih Kaya, Emre Çolak gibi genç ama özgüvenli oyuncular.. Tam da Terim tarzının ortaya çıkardığı oyuncular bunlar.

Bana kalırsa bu sezon "Terim tarzı"nın tutması oldukça mümkün. Tabii ki de futbol bu fakat şu anki Galatasaray kadrosunu ve hocasını korursa, 1-2 sezon içerisinde inanılmaz işlere imzasını atar.

21 Aralık 2011 Çarşamba

Beşiktaşlı olunmaz Beşiktaşlı doğulur.

Bir arkadaşımdan feyz alarak daldım bu blog dünyasına. Ara sıra benim de 2 satır yazasım gelir, dursun köşede diye..
Hani bilenler bilir, bir tezahürat vardır "amcam istedi Fenerli olayım, dayım istedi Cimbomlu olayım, alayına isyan Beşiktaşlıyım.." diye devam eden. Ne zaman duysam/ söylesem bunu, "sanki benim için yazmışlar" derim.. Tek farkla, her defasında, "amcam" kısmını "babam" olarak değiştiririm. O durumda babama bile sövebilirim anlayacağınız.

Babam beni Fenerbahçeli ilan etmiş küçükken, dayım da Galatasaraylı. Almanya'da yaşıyoruz o zamanlar, ben ne bilirim Fenerbahçe'yi, Galatasaray'ı. Benim için varsa yoksa Bierhoff, Elber, Balakov, Bobic, Basler, Sammer.. Bayern München'i bilirim ben, BVB'yi, Magiesches Dreieck (Sihirli üçgen) Stuttgart'ı bilirim. İyi takımdı ama Stuttgart o zamanlar, bir Alman (Bobic), bir Bulgar (Balakov) ve bir Brezilyalı'nın (Elber) akıl almaz uyumu vardı. Konumuz bu değil neyse..
Dedim ya bilmem ben öyle Türkiye'deki futbolu falan, çevremde de bilen/ ilgilenen yok. Derken yaş geldi 12ye, Türkiye'ye kesin dönüş yaptığımız yaştayım. Yeni bir ev, yeni bir ülke, yeni arkadaşlıklar. Zorlanmıştım gerçi arkadaşlık kurmada. 

Türkiye'ye /İstanbul geldiğimde ilk gittiğim yerlerden biri Carrefour oldu. Bu İçerenköy'deki. Elvir Bolic'i de ilk kez orada gördüm. Babam dedi bak bu Fenerbahçeli Bolic diye. O Bolic dedikçe benim aklıma Bobic geldi, ordan Elber, ordan Almanya, ordan BVB.. "Git imza iste" dedi babam. Gittim utana sıkıla yanına imza istedim, sırtıma vurarak "zaman yok başka sefer" dedi ve uzaklaştı yanımdan.. Babam da gördü tabi eli boş döndüğümü, bana üzüldü. Ben üzülmemiştim gerçi, Bolic kimmiş, tanımam bile.. Ertesi gün babam oturduğumuz yerdeki Migrostan "göya" tüm fenerbahçeli futbolcuların imzasının olduğu sarı lacivert bir top aldı bana. Sevinmiştim çünkü futbol topuydu bu nihayetinde. Evde 1-2 sektirmeden sonra o hep pencereden baktığım sokağa indim topumla. Başladım duvarla paslaşmaya.. Biraz vakit geçtikten sonra bir ses "Fenerbahçe topu mu o?" dedi. "Evet babam aldı" dedim, başladık karşılıklı oynamaya Fenerbahçeli olan Atilla'yla. Bizi gören Ferhat da geldi yanıma başladık oynamaya 3 kişi. Türkiye'de ilk tokat yediğim kişinin evinin önünde oynamaya başladık, garaj kapılarını kale yapmıştık. (bu kişiye ileride deyineceğim).

Gel zaman git zaman takıldık böyle ama benim hala futbolla pek aram yok. Babamın eve bağlattığı Alman kanallarından hala 1. FC Bayern München'in sonuçlarına bakıyordum, özetleri izliyordum ZDF'te. Babam Almanya'ya giriş çıkış yaptıkça ona Almanya'dan "Kicker" tarzı dergiler aldırıyordum. 

Sülalemde sevdiğim tek tük akrabalarımın arasında dayım vardır. Çocukkten hep korurdu beni, biraz da sabıkalı olduğundan herkes saygı gösterirdi bana. Bu da tabi dayıma olan hayranlığımı artırırdı. O Galatasaraylıydı ve bana en büyük kim diye sorduğunda "Galatasaray" derdim. Geldik 2000 senesine Galatasaray- Arsenal UEFA kupası finali. Komşularda izliyoruz kalabalık bir şekilde. GS aldı kupayı bizde tabi sevinç çığlıkları..

Hani günümüzde tipler vardır ya, sadece önemli maçlarda ortaya çıkıp "asrın taraftarı" kesilir. Öyleydim ben de işte.

ve Beşiktaş..

Az önce bahsettiğim arkadaş, bana ilk tokatı atan (ona sorsanız döven) arkadaş: Ali. Mahallenin serserisiydi. Abisi var, abisinin arkadaşları falan derken onun da bıçkınlığı normal karşılanırdı. Mahallemizde oturan kanserli bir ablamızı tarif ederken (Türkçemin yetersiz olması sebebiyle) "kel abla" dediğim için çıktı kavga. Ben de vurdum gerçi bi' tane ama Ali ve ekürisi Hacı patlattılar tokatları yumrukları bana.

Ali iyi Beşiktaşlıdır, sadık Beşiktaşlıdır. O zamanlar anlamasak da, şimdi şimdi anlıyorum Beşiktaşlılığını ve sadakatini. Mahallede herkes kar topu oynayıp eğlenirken, o giderdi yine de maçına abisiyle. "Bugün gitmeyeceğim" lafını hiç duymadım ondan. Hatta 2003 yılındaki 100.yıl şampiyonluğunda sevinçten kendini nasıl dağıttığını bile hatırlıyorum.
Ali bir gün "Çiko gel seni maça götüreyim" dedi. (Uzun tartışmalar sonucu tarihe 2007 senesi olarak karar verdik) Çok iştahlı olmasam da "tamam" dedim. Hayatımda Türkiye'de (1-2 Maltepespor maçı hariç) hiç gitmedim maçlara veya herhangi bir stadyuma.

O gün başladı işte Beşiktaşlılık bünyemizde. Tarifi (mecazi anlamda değil) cidden mümkün değil. N'oldu da bu kadar etkilendim, inanın bilmiyorum. Tribün de olabilir, ortam da olabilir, oradaki adrenalin de olabilir, maç öncesi bilimum alkol tüketimi de olabilir.. Belki de tüm bunların karışımı.. Şu an bildiğim tek şey var o da "Beşiktaş olmadan" 2 haftanın zor geçtiği. 

O yüzden "Beşiktaşlı olunmaz Beşiktaşlı doğulur" tezahüratını saçma bulurum. İnsanlar herhangi bir inançla, isimle, milliyetle doğar. Kendisine sorulmaz, bu önceden belirlenir. Ama kişi geliştikçe, dünya görüşü oturdukça, kendini de değiştirir, değiştirmeli. Belki inancını, belki adını değiştirir.

Ben Beşiktaşla doğmadım ama Beşiktaş'ı yaşadım, hissettim, gördüm ve istedim..

Bugün 1 tezahürtta avazım çıktığı kadar, sanki intikam alıyormuşçasına bağrırım;
"BABAM İSTEDİ FENERLİ OLAYIM,
 DAYIM İSTEDİ CİMBOMLU OLAYIM,
ALAYINA İSYAN BEŞİKTAŞLIYIM,
BABAMIN DAYIMIN A*INA KOYAYIM!"

ve yine 1 tezahüratta sırıtmama engel olamadan katılmadığım tek tezahürat;
BEŞİKTAŞLI OLUNMAZ BEŞİKTAŞLI DOĞULU BEŞİKTAŞLI OLMAYANLAR ..... ÇOCUĞUDUR!

Geriye dönüp baktığımda da hep gülerim, bana ilk dayak atan kişinin, Beşiktaşlı olmama vesile olması çok ironik..